Batı toplumlarını hiçbir ideolojik bakış açısına başvurmadan, çıplak bir gözle gözlemlediğimizde ve incelediğimizde şöyle bir manzarayla karşılaşırız: İnsanlar kendi benliklerinde bireyselleşmiş, toplumsal yapı çözülmüş, toplumun temel taşı olan aile parçalanmış, her bir fert sadece kendini düşünür olmuştur.
Batı toplumunun bu yapısı elbette durup dururken bu hale gelmemiştir. Batı insanını bu tür bir yaşama şekline iten, onları böylesi bir hayat ve düşünme tarzını belirleme yolunda tetikleyen birtakım etkenler mevcuttur. Bu etkenlerin başında tartışmasız bir şekilde batı toplumlarının manevi duygularından arındırılarak kati bir şekilde sekülerleştirilmiş olmaları gelir. Sekülerizm kısaca, din faktörünün insan ve toplum hayatından çıkarılması ve yerine akla ve bilimsel gerçeklere dayalı yeni bir yaşama tarzının getirilmesidir.
Batı toplumunu seküler bir yaşam tarzını benimsemeye iten birincil sebep kilisedir. Kilise, Hıristiyanlık dininin Roma İmparatorluğu tarafından kabul edilmesiyle başlayan süreçte batı insanını maddi ve manevi yönden acımasızca kuşatmış, dünyevi her türlü zevki günah kabul ederek onu sürekli Tanrı’ya hizmet etmeye yöneltmiş ve böylece bir bakıma ruhsuz birer köle durumuna düşürmüştür.
Hıristiyan batının, haçlı savaşları ve diğer yollarla İslam kültür ve medeniyetini ile tanışması ve bunu zaman içinde Avrupa’ya taşıması bilim ve tekniğin ilerlemesini sağlamış, ticari hayatın ve burjuvazinin gelişmesiyle halk ekonomik olarak güçlenmiş, sanayi devrimi ile birlikte refah seviyesinin de artmasıyla kilisenin toplum üzerindeki hakimiyeti giderek zayıflamıştır.Sonuçta batı insanı özgürlüğünün önünde engel ve aynı zamanda yoksulluğunun sorumlusu olarak kiliseyi görmüş, geliştirdiği ekonomik sistemler neticesinde de kilisenin üzerindeki etkisini kırabilmiştir.
Ancak, batı toplumunun kilisenin etkisinden kurtulmak adına her türlü dinsel faaliyetten uzaklaşması bireyler üzerinde oldukça olumsuz yansımalara neden olmuştur. Çünkü insan, fıtratı gereği her zaman bir ilahi gücün varlığına inanır ve bu ilahi güce de bir şekilde teslim ve tabi olur.
İşte bugün batı toplumu, benliğinden sökülüp alınan bu manevi varlığın eksikliği içerisinde kıvranıp durmaktadır. Artık öyle bir hale gelmiştir ki, batı insanı çevresine baktığında uğrunda ölmeye değecek hiçbir şeyin olmadığını görmektedir. Zengin batılı devletlerin, vatandaşlarının her türlü maddi ihtiyacını yeterince karşılıyor olması, sonuçta bireyleri sürekli bir kayıtsızlık ve sorumsuzluğun içine atmıştır.
Çevreye karşı sorumsuzluk ve ilgisizlik ise insanları bir süre sonra “HOŞGÖRÜ” denen illete bulaştırmaktadır. Bu sözcük, yapı olarak güzel bir vaziyette görünse de, uzun vadede insanlık aleyhinde sonuçlar içeren tehlikeli bir sözcüktür aslında. Çünkü hoşgörünün manası her türden davranışı “olabilir, yapılabilir ve kabul edilebilir” karşılamaktır. Bu da neticede ister mantıklı olsun, isterse mantık sınırlarını alabildiğine zorlayıcı olsun, bütün davranış biçimlerinin saygıyla karşılanmasını ve olduğu gibi kabul edilmesini gerektirir.
Hoşgörü sözcüğünün çirkin neticelerinden sadece bir örnek vererek fikrimizi destekleyelim. Bugün batı toplumlarında bir erkek başka bir erkekle ilişkiye girebilmekte, bunlar isterlerse evlenebilmekte, yine bir kadın başka bir kadınla ilişkiye girebilmekte, isterlerse evlenebilmekte, hatta bunlar diledikleri takdirde çeşitli biyolojik yöntemlerle çocuk sahibi bile olabilmektedirler. Hemcinsler arası bu ilişkiler tarihin her döneminde görülmekle beraber, hiçbir devirde toplumun geneli tarafından hoşgörü ve saygı çerçevesinde karşılanmamıştır. Oysa bugün batı toplumlarında bu insanlar, diğerleri tarafından rahatlıkla kabul edilebilmektedir. Üstelik bu tür ilişkiler isterlerse devlet tarafından da resmi olarak tescillenebilmektedir.
Dinler, yapıları itibarıyla insanları maddi ve manevi açıdan sınırlamak gibi bir görevi ifa ederler. İnsanın ahlaki ve insani açılardan sınırlarını bilmemesi sonuçta bin bir türlü kötü huy ve alışkanlığın ortaya çıkmasına yol açar. İhtiyaçlar sürekli, istekler ise sınırsızdır. Gerekli noktalarda insanı sınırlamaktan uzak bir ideolojinin sonucu ise yukarıda değindiğimiz sapıklıklar, toplumsal ve kültürel çöküş şeklinde tezahür eder.
İşte dini kimliğinden uzaklaştırılmış, bireysel davranışlarda kişisel özgürlük adına sınırları kaldırılmış, her türlü fiile saygı ve hoşgörü çerçevesinde bakılan batı toplumu böylesi bir toplum haline getirilmiştir. Sınırını bilmeyen batı insanı aklından geçen her düşünceyi eyleme dökmek istemekte, bu eylemler başka bir insana fiili olarak zarar vermediği sürece de diğerleri tarafından hoşgörüyle karşılanmaktadır.
Aynı şey günümüzde maalesef bizim toplumumuzda da uygulanmaya çalışılmaktadır. Türk insanı asırlardan beri süregelen Müslüman kimliğinden arındırılmakta, dindar kişiler çeşit çeşit yöntemlerle baskı altına alınmaya çalışılmakta, batı toplumunun gayri ahlaki ve sapıkça alışkanlıkları birer birer ithal edilerek toplumumuza empoze edilmek istenmektedir.

1 Umut // Tem 24, 2008 at 19:05
Şahsen bu görüşe katılmıyorum. Avrupa’da sekülerizm belirtilen yönde olabilir ancak Türkiye’de kişilerin inançlarını koruma altına alan bir güvencedir ve din üzerinden yapılan ticareti, siyaseti ve her türlü istismarı önlemeye yöneliktir. En azından ben bu yönünün ağır bastığını düşünüyorum.
Zaten dikkat edilirse, kıyameti koparan kişilerin hepsinin din üzerinden partiler kurup yandaşlarını zengin ettikleri veya cemaatlerin birer medya ve holding patronlarına dönüştüğü görülebilir.
2 Tekin Tuzsuz // Tem 26, 2008 at 14:03
Umut Bey,
Özü din karşıtı olan bir sistem nasıl olur da inançları koruma altına alan bir güvence olabilir, ben de bunu anlayamadım.
Yorum Yapabilirsiniz